Kıssadan Hisse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıssadan Hisse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2011 Cuma

Kedi Güzellemesi

Nerede, ne zaman karşınıza çıkacaklarını asla tahmin edemezsiniz Bazen gecenin karanlığında ansızın parlayan bir çift göz, bazen alçak bahçe duvarlarından aşağı birden bire atlayan bir karartı olarak geçer gider yanınızdan, dönüp yüzünüze bile bakmadan. Bazen öyle sessiz gelir ki yakınınıza, onu karşınızda gördüğünüzde ürperir salâvat getirmek zorunda hissedersiniz kendinizi. Kimi zaman kırk yıllık tanıdık gibi ayaklarınıza dolaşır, masum gözlerle gözlerinizin içine bakar. Kimi zaman ardından seslenseniz de umursamaz, salınarak yürür gider, duymazdan gelir sizi.







Hiç görmedim, tanımadım, bilmem, diyemezsiniz. Hani birlikte geçirdiğiniz vakit, paylaştığınız mekân yoksa bile ya komşunun balkonunda ya bir ağacın tepesinde kendisini kurtaracak itfaiyeciyi beklerken, kısa bir süre bile olsa anlamlı bakışlarla göz göze gelmişliğiniz vardır. Yahut bir hafta sonu gezisinde çocuğunuzdan aldığı cesaretle kim bilir kaç metre peşinizde yürümüştür pürtelâş…






Hepsinin de renkleri, türleri başka başka; ama hep aynı pencereden aynı masum gözlerle bakarlar hayata. Kendilerinin pek umurunda olmasa da kiminin adı boncuk, sarman, maviş, pamuktur, kiminin adı mestan, duman…






Anlamak zordur kedileri…






. . .






Kimse sevmedi onları benim kadar. (Sedat Umran)






Hangi mecliste, nasıl bir muhabbetin ortasında olursa olsun kedi lafzı ağızlardan çıktığında mutlaka herkesin söyleyecek üç beş kelamı vardır mevzuya dair. Zira hemen hepimizin mazisinde, kendine has usulüyle hayatımıza sızmış ve bir zaman sonra ardında küçük hikâyeler bırakarak kaybolup gitmiş bir kedinin pati izleri mutlaka vardır.






Elbette cümle mahlukatın kendince bir güzelliği, sevecenliği vardır ancak ne köpek sevgisine benzer kedi sevgisi ne de kuş, balık, tavşan sevgisine. Köpek, kuş, tavşan, balık sevmeyen bir çocuk olabilir; lakin kedileri, hele de küçük yavru kedileri sevmeyen çocuk yok gibidir yeryüzünde.






Kediler bunun farkındadırlar ve yaratılıştan mayalarına katılan bir beceriyle en haşin, en cevval çocuğun bile olmadık hareketlerle kalbini yumuşatıp yüreğini yufkalaştırmayı bilirler. Sürekli yukarı doğru uzattıkları küçük pembe burunlarıyla, hep yalvarır gibi bakan uykulu gözleriyle, pelüş bir oyuncağı andıran parlak yumuşacık tüyleriyle, içlerinde sanki sürekli küçücük bir motor çalışıyormuş edası veren mırıltılarıyla gelir ve açık buldukları her kalbin en sıcak köşesine kıvrılıverirler.






. . .






Köyde, yaylada, şehirde hep insanların yakınında, yanında bulunmak en büyük endişesidir kedilerin. Nankörlüklerine dair koparılan onca şamataya, haklarında çıkarılan onca olumsuz deyime rağmen bu iftiralara, dedikodulara küsüp insanlardan uzaklarda bir yerlerde yaşamayı düşünmezler asla. Hatta ne sebeple olursa olsun, sahiplerinden, evlerinden ayrı düştüklerinde, rivayete göre yıldızlara bakarak fersah fersah uzakta olsalar bile günler haftalar sonra yeniden bulurlar evlerini, sahiplerini.






Kediler duymazdan gelseler de arkalarından söylenen sözleri, bazı insanlar sırf bu söylentiler yüzünden rahatsız, tedirgin olur kedilerin varlığından.






Neyse ki çoğunluk, bolluktan bereketten bir işaret sayar kedilerin varlığını, huzur ve güven duyar onların bulunduğu ortamlarda.






. . .






Kedi; yalnızların ve suskunların dostudur en fazla ve belki de bu yüzden şairlerin, yazarların, alimlerin yanında, evinde olmazsa olmazlardandır. Kitap raflarının aralarında, çalışma masalarının kenarında kendilerine bir yer bulup, dinler, okur ve anlar gibi izler sahibini. Bu dostluğun verdiği ayrıcalıkla, şiirlere, hikâyelere, romanlara kolayca sızar ve sayfalar arasında nazla, gururla usul usul dolaşırlar. Onlarca edebiyatçının, sanatçının kucaklarında kedileriyle çekilmiş fotoğrafları, kedilerin kendilerine sahip seçmekte ve onları etkilemekte ne kadar mahir olduklarının da bir belgesidir aslında.






Tıpkı bebekler, çiçekler gibi kedilerin de resimleri elden ele gezer kartpostal olur, çerçevelenip duvarlara asılır. Zaten kedi; biraz hareket eden salon bitkisi ve biraz da miyavlayan çiçektir.






İnsanlar değişir, şehirler değişir, hayatlar değişir fakat kediler her çağa, her mekâna ayak uydurmayı başarırlar. Bir yer sofrasında sininin altında da karnını doyurmayı becerir, büyük şehirlerin çöp kutularının içinde de… Marketlerden alınan mamalarla besleniyorken de ansızın bir sineğin peşine takılıp saatlerce oyalanır, dağ başında bir çiftçi


kulübesinde yaşıyorken de...






. . .






Benim küçük bir kedim vardı


Ahmak bir ayak ezdi


(Asaf Halet)






Kâh küçük ve sevimli bir dost, kâh mağrur bakışlı bir kahraman, kâh lüzumsuz işlerle etrafındakileri eğlendiren canlı bir oyuncak, kâh ettiği kabahatin farkında bir ağır suçlu… Evcil hayvandan öte evin bir ferdidir kedi. Yiyecekten içecekten onun da nasibi ayrılır. Evin en sıcak ve sakin köşesi tartışmasız hep ona aittir. Evden uzaklaşsa gitse yokluğu hissedilir, yeri boş kalır ki öleceğini hissettiği vakit sırf sahibine o hüznü tattırmamak için yaşadığı yerden uzaklaşıp ıssız mekânlarda öldüğü rivayet edilir.






Mutluluklarını, sevgilerini, hüzünlerini hülasa hiçbir hissini gizlemeyi beceremez kediler, insanlar her vakit dillerinden anlamasalar da.






Kesilmiş kulağına, koparılmış kuyruğuna, çıkarılmış gözüne rağmen, her sabah başka bir hemcisinin cesedini asfalt yollarda gördüğü halde bizden umudunu kesmeyen, kendisine uzatılan her elde dostluk arayan belki de tek mahlûktur kedi.






Birbirlerinden pek hoşlanmasalar da tıpkı serçeler gibi kediler de süsüdür şehirlerin.






Ne kadar dünya telaşıyla kaçmaya çalışsanız da onlardan, yaşadıkça birikir kedileri sevmek için bahaneleriniz.






Olmadık yerlerde hafif, sevecen mırıltılarla yanınıza gelir, ayaklarınıza sürünür, peşinize takılır yahut ağlar gibi bir sesle pencerenizin önünde, kapınızın eşiğinde sizi bekler günlerce. Kovarsınız gitmez, süt verirsiniz içmez. Her dilden anlayan Süleyman olmadığınızı bile bile yüzünüze, gözlerinizin içine bakar daima. Gözlerinden bellidir konuşmak arzusu. Hüzünlü ve naif kıssalar getirmiştir size uzak iklimlerden eski çağlardan.






Kalbinizin kapısını aralayıp da bir kez dinlemeye başladıysanız bir kediyi; ömür boyu anlatır size Nuh’un gemisini, Ebu Hureyre’yi, sırtındaki mührü, Hz. Muhammed s.a.v.’in evindeki uykusunu.





31 Ağustos 2010 Salı

Balık Adamın Ürperten Sonu

          Bir balık adam suyun derinliklerinde çalışmalar yapıyor. Bu adam, Yirmi dakika sonra, bir saatlik yolda nasıl ölebilir?


       Ayrıca, şimdi suyun içinde olan adama, ''Yirmi dakika sonra, bir saatlik uzak mesafede yanarak öleceksin'' diyen olsaydı, inanması mümkün olur muydu?
      Bilmece gibi birşey... Film gibi ölüm...
      Bakın olay nasıl oluyor:
    Malum, Balıkadamdan epey uzakta orman yanıyor. Hemen haber veriyorlar. Yangın söndürme Helikopteri geliyor.Suyu nereden alacak? Tabii ki denizden.Salıyolar hortomu Helikopter deposuna su dolduracaklar. Hortum balık adamı çekip Hlikopter deposuna götürüyor.Yangın olan ormanın üzerine boşaltıyor.
      bu arada bir amatör kamera da bu su boşaltım işlemini görüntülüyor. İnsana benzer birşeyin düştüğünü görüntülüyor kamera; ama net değil. olay yerine gidip araştırıyorlar ki, Bir balıkadam yanarak ölmüş.






                                                                                                         Emine ŞENLİKOĞLU
                                                                                                            ''Çağrı'' kitabından''

UNUTULMAZ Beş gol ve hikayesi

       Hatırlar mısınız? Yıllar önce bir futbol takımımız Avrupa'da bir ülkenin takımına beş gol atmıştı.
Bu beş gol yüzünden dünyanın her tarafında ki Türkiye'liler bayram yapmıştı.
Fakat o da ne! Avrupa bu beş golü kabul etmedi.
       Aman YaRabbi! O ne müthiş bir başkaldırmaydı!
Hayret verici... Takdirlere şayan... Sağcısı-solcusu, dinlisi-dinsizi birleştiler.
      Gazeteler bir afet... Ne yazdığını gözleri görmüyor bile... Büyük puntolarla başlık atılıyor:
     -Allah belanızı versin!
Bir başka gazete:
     -Sizin gibi köpek çocukları... Sizin gibi falan filanlar...
     Argo deyimler '' gırla'' gidiyordu.
Gazeteler bu müthiştepkiye devam ederken, devreye girdi mi iş adamları. Sakıp ağa, Vehbi Koç ve daha başkaları. Hemen ateş püskürdüler. Hatta bazı iş adamları:
    -Bu beş gölün kabul edilmemesi halinde Derhal batı bankalarında ki paraları çekeriz, sizin paranızın değeri düşer, bizimkiler yükselir, dediler.
    Meğer, İsviçre bankalarında bulunan paraların haddi hesabı yokmuş... Aklım şaştı kaldı bu işe. Müthiş tepkilerin sayesinde neler öğrendik.
     İşadamlarının tehdidi bitti mi? Hayır. Birde ilave oldu mu Cumhurbaşkanı ve Başbakan! Aman Allah'ım, gözlerime, kulaklarıma inanamıyorum. Başkanda ayaklandı... Oh ne güzel... Müthiş bir etylem birliği. Türkiye, Türkiye olalı böyle birlik görmemişti. Mesele bitti mi? Hayır. Devreye müthiş amigolar girdi, birkaçı kesin kararını açıkladı:
    -Bu beş gol kabul edilmezse kendimizi yakacağız.
Hayret... Beş gol için bu ülkede neler yapıldı.
  *Cesaret alabildiğine vardı.
  *Sahiplenme, vardı.
  *Birlik, vardı.
  *Fedakarlık, vardı. Hemde ölümüne fedakarlık...
Bu tehdit Avrupalı dostlarımızı korkuttu ve hemen cevab verdiler: ''Aman aman, yeter ki ayaklanmayın, beş golü kabul ediyoruz.''
   Bu olaydan sonra ''Kıyamet kopması'' durdu.
   Şiödi düşünüyorum, Bosna-Hersek için, Çeçenistan için, Azerbaycan için, Kıbrıs için, Irak için, (Filistin-Gazze için) Doğuda ki fakirler-evsizler için, Avrupada çile çeken kardeşlerimiz için, böyle bir eylem, böyle bir tehdit olsaydı, Avrupa böyle vurdumduymaz olur muydu? Neden bunca müslüman için bu tehditler yapılmadı?
Yapılmadı, çünkü Müslüğmanların beş gol kadar değeri yok. Ben başka cevab bulamadım.






                                                                             Emine ŞENLİKOĞLU
                                                                               ''Çağrı'' kitabından''






             Bende ek olarak:
Hadi herşeyi geçtik. Başkalarını görmezden geldik. Peki ya kendi ülkemizde, kendi problemimiz olan başörtüsü yasağına neden sessiz kalıyoruz. bu tepkilerin yarısı neden Allah'ın emri olan türbana karşı konan yasaklarda görünmüyor?
   Beş gol için bir ülkenin Cumhurbaşkanı bile ayaklanıyorsa, bunun sebebi milletinin bunu kabul etmeyeceğini bildiğindendir. Başörtüsü yasağını kabul ettirmeyeceğimizi, buna sessiz kalmayacağımızı bildirseydik, kimse bugün başın kapalı Üniversiteye giremezsin demeye cesaret edemezdi. Karşımızda Avrupa'yı titretiyoruz yeri gelince. Buna gücümüz yetiyorda, Kendi hürriyetimize konmaya çalışılan bir yasağa mı baş kaldırmaktan korkuyoruz?
Bu millet ne isterse yapar, bunu tarihe bakınca da görüyoruz, bugünde biliyoruz.
Ama kim uğraşacak, kim sıcak yatağınıdan kalkacak demi...
Boşver saçı açık okuması daha kolay, hem bu bizim işimize de geliyor nasıl olsa!
                  Öyle mi düşünüyorsunuz yoksa ?

ADALETSİZ DÜNYA

       Bir hırsız birgün hırsızlık için girdiği evden kaçarken pencerenin çerçevesine takılıp düşer ve ayağı kırılır. Gidip çerçeveyi ters taktığı için ev sahibini kadıya şikayet eder. Kadı ev sahibini çağırtırır ve çerçeveyi neden ters taktığını sorar. Ev sahibi:
       -Benim bir suçum yok, bütün suç marangozcunun der. Çerçeveyi o ters takmış.
Kadı Marangozcuyu çağırtır ve aynı soruyu ona sorar. Marangozcu:
      -Benim bir suçum yok, bütün suç benim yanımdan geçen çok süslü bayanın. Gözlerim ona takılınca çerçeveyi ters takmışım.Ne gerek var o kadar süslenmeye.
Kadı bu sefer süslü bayanı çağırtırır ve niye bu kadar süslendin diye sorar;
      -Benim suçum değil bu, Bütün suç berbercinin. Ben saçımı yap dedim o beni böyle süsledi der.
Kadı berberciyi çağırtıp idam ettirir. Berberciyi idam tahtasına çıkartırlar. Ancak boyu uzun olduğu için ayakları yere değer. Böylece karşı ülkenin berbercisini idam ederler.
   Şimdi siz söyleyin, bu bir adaletsizlik değil de nedir?   :)

Haziran'da kar istemek

                         Annesi çok enterasan bir hadise anlattı:
     Özürlü çocuğunun bu dünyada en çok istediği şey top oynamakmış.Fakat mahalle çocukları onu oyuna bir türlü almıyorlarmış.Garibim saha kenarına oturuyor, içini çekerek onları seyrediyormuş.Bıkmadan usanmadan ''Bende oynasam'' diyor, ama her seferinde tersleniyormuş.Birgün bütün cesaretini toplayıp takım kaptanına sormuş;
  -Bir kere olsun sizinle top oynayamaz mıyım?
Kaptan, çocuğa alaylı alaylı sırıtarak demiş ki;
  -Evet oynarsın ama şansın varsa.
  -Ne şansı?
  -Bak... Eğer kar yağarsa ve bir arkadaşımız hasta olur gelemezse, onun yerine seni alırız, tamam mı?
Çocuk bu küçücük işarete bir sevinmiş bir sevinmiş ki sormayın. Bir ümitle koşarak eve gelmiş.
  -Anne kar ne zaman yağar?
  -Kışın yağar oğlum.
  -Yarın yağsa?
  -Yavrum Haziran'da karın yağdığı nerde görülmüş.
  -Peki karı kim yağdırıyor?
  -Elbette Allahu Teala.
  -Ben ondan istesem?
  -Sen karı ne yapacan?
  -Eğer kar yağarsa arkadaşlarım beni oyuna alacaklar.
  -Öyle mi? Ah yavrum benim!...
Çocuk odasına çekilmiş, öyle içten ama öyle içten dua etmiş ki...   Ve ne olmuş biliyor musunuz?
  Kar yağmış kar. Herkes şaşırmış ama kaptan işin farkındaymış. Ogünden sonra onu hep takımına almış.


                                                                                                         Ahmet Sırrı ARVAS
                                                                                                   ''Herkesin Bir Hikayesi Var''

30 Ağustos 2010 Pazartesi

İNSAN VE MEVSİM

Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargili olmamalari icin onlari bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarnı istemiş.

İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın ve sonuncusu sonbaharda. Geri döndöklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne gördüklerini sormuş.

İlk Oğlan Ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi.

İkinci oğlan Hayır yeiillikle doluydu ve canlıydı dedi.

Üçüncü oğlan başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu oldugunu belirtti.

Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı oldugunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti. Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Ya da neye sahip olup olmadıkların...

Gerçekleri ancak sonunda 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz .

Eğer kışın vazgeçersen, İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğünden de...



Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Hayatınızı bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayın....

ÜÇ SUÂLE TEK CEVAP

Bir gurup felsefeci, gelerek "Tebrîzî"ye,
Dediler: (Birkaç suâl sormaya geldik size.)


O sırada Şemseddîn Tebrîzî hazretleri,
Ders için, toplamıştı cümle talebeleri. 


Ve elinde bir "Kerpiç" bulunurdu o ara.
“Kerpiçle teyemmüm”ü öğretirdi onlara.


İşte tam bu sırada, geldi felsefeciler. 
Üç suâl sormak için, müsâde istediler. 



Onlara, (Peki sorun!) buyurunca Tebrîzî,
Konuşmaya başladı içlerinden birisi. 



Dedi ki: (“Allah vardır, görünmez” diyorsunuz. 

Görünmeyen şeye mi siz inanıyorsunuz?) 



Ve dedi: (İkincisi şu ki suâlimizin, 

“Ateşten yaratıldı” dersiniz şeytân için. 



Sonra da, “O, ateşte yanacak” diyorsunuz. 

Bu iki sözünüzde yok mudur bir tenâkuz? 



Ateştense şeytânın mâdem halk edilişi,

Öyleyse hiç yakar mı ateş, başka ateşi?) 



(Ayrıca, dersiniz ki: “İslâmda kul hakkı var. 

Âhirette, hakkını alır alacaklılar.” 



Hâlbuki insanları, bırakın hâllerine. 

Canları ne isterse, yapsınlar birbirine.) 



O zaman "hazreti Şems o kerpici alarak, 

O kimsenin başına, vurdu cevap olarak. 



O ise anlamadı bundaki inceliği. 

Gidip şikâyet etti kadıya "Tebrîzî"yi. 



Çağırıp sordu o da, Şemseddîn Tebrîzî’ye: 

(Ne için kerpiç ile vurdunuz bu kimseye?) 



Buyurdu ki: (Ey kadı, demişti ki bu bana: 

“Nasıl inanırsınız görünmeyen Allaha?” 



Cevâben kerpiç vurup, az acıttım başını. 

Göstersin o başının ağrı ve acısını.) 



O, şaşırıp dedi ki: (Ağrıyor başım gerçek. 

Lâkin mümkün değildir o ağrıyı göstermek.) 



Buyurdu ki: (Allah da vardır, lâkin görünmez. 

Demek senin o sözün, ne mantıksız ve abes. 



Ey kadı, bu diyor ki: “Şeytân, ateş cinsinden, 

Olunca, zarar görmez Cehennem ateşinden." 



Hâlbuki kendisi de topraktan yaratıldı. 

Öyleyse bu kerpiçle, niçin başı ağrıdı? 



Ve diyor ki: “Ölünce, yoktur hesap ve mîzân. 

Şu dünyâda, serbestçe yaşamalı her insan. 



Bırakın, kimin canı ne yapmak ister ise, 

Yapsın istediğini, karışmayın kimseye.” 



Mâdem ki istemiyor hak hukûka riâyet, 

Öyleyse niçin beni, size etti şikâyet?) 



O kişi mahcûb olup, öne eğdi başını. 

Reddetti kadı dahî, onun bu dâvâsını.

Allah KULUNDAN NE ZAMAN RAZI OLUR?




Üstad Ebü Ali Dekkak (ks.) anlatır:

Bir telebe hocasına, "Kul Allah Tealanın kendisinden razı oldugunu bilebilir mi ?" diye sordu. Hocası,

"Bilemez, bunu nasıl bilsin ki, Allah'ın rızası gayba ait bir şeydir!" dedi. Talebe,

"Hayır, bilebilir!" dedi. Hocası,

"Nasıl?" diye sordu. Talebe,

"Ben kalbimin Allah'tan razı oldugunu görürsem, bilirim ki O da benden razıdır!" diye cevap verdi. Bunu işiten hocası,

"Ey genç güzel ve dogru söyledin!" dedi."

Hz. Musa (as) "İlahi! Bana öyle bir amel göster ki, onu yapınca sen benden razı olasın!" diye dua etti. Allahu Teala,

"Sen buna güç yetiremezsin!" buyurdu.

O zaman Hz. Musa Aleyhisselam secdeye kapanıp yalvardi. Allah Teala kendisine vahyetti:

"Ey Imran'ın oglu! Şüphesiz benim rızam, senin benim takdirime razı olmandadır."




Kul, yüce Allah'tan razı olursa, Rabbi de ondan razı olur. Kulun aynası ve şahidi kalbidir. Herkes kalbine bakmalı. Kul kalbinde Rabbine ne kadar hürmet ediyor ve O`nu yüceltiyorsa, kendiside o derece degerli ve sevimlidir.

Allah Teala buyurur ki:

"Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldu."

Resülullah (sav) buyurur ki;

"Kim sabah akşam `Ben rab olarak Allah'a din olarak Islam'a ve peygamber olarak Muhammed 'e (sav) razı oldum` derse, yüce Allah kıyamet günü muhakkak ondan razı olur (ve onu rıza yurdu cennetine kor)."

Eklenti 274

Dr. Dilaver SELVİ - Semerkand Yayınları



Cariyenin padişaha olan aşkı

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettiğinde, idareyi eline alıp kendi hakimiyetini yerleştirmek için bir süre orada kalmış. Bu sırada bir çadırda kalıyormuş. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye varmış ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyormuş.

Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görmüş ve Ona âşık olmuş. Ama ümitsiz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca cihan padişahı Halife-i Rûy-i Zemîn, diğer tarafta basit bir cariye...
Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hâle gelince, ne yapacağını bilmez hâlde Halife’ye açılmaya karar vermiş. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokuyor, kararsız hale getiriyormuş. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devasa farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye, Halife’nin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilanı aşk etmeye karar vermiş. Ve 3 kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakmış. Notta şöyle yazıyormuş:

DERDİ OLAN NEYLESİN

Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlamış. Ve kağıdın arkasına cevabını yazmış:

DERDİ NEYSE SÖYLESİN

Kağıdı, sabah aynı yere bırakmış ve çıkıp gitmiş. Bir müddet sonra Cariye, temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kağıdı aramış. Kağıt bıraktığı yerde duruyormuş. Kaparcasına kağıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artmış. Halife’nin cevabından cesaretlenen cariye, kağıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi eklemiş:

KORKUYORSA NEYLESİN

Akşam olmuş. Halife çadıra dönmüş. Kağıdı okumuş. Cevabı yazmış:

HİÇ KORKMASIN SÖYLESİN

Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiş: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halife’yi beklemeye başlamış.
Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulmuş. Cariye, Halife’yi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durmuş. Yavuz Selim Han "Buyurunuz, sizi dinliyorum" deyince, cariye bütün cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturmuş. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuş. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahçup bir sesle: "Efendim!” demiş. Cariyeniz... Size..." ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalmış.

Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında koca halife etrafındakilere dönerek gözyaşları içinde şu irade-i kelamda bulunmuş: “Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”
Alıntı ile Cevapla

Annenin ihtiyacı var

Ebû'l-Haseni'l-Harkânî (k.s) hazretleri şöyle anlatır:

İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet eden kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:

- Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.

- Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü.


Rüyasında bir ses ona:

- Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:

- Ben Allah Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi.


Ses ona:

- Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Serçenin öğüdü.

Avcının biri bir tuzak kurarak bir serçeyi yakalar.
Serçe tam bu sırada dile gelerek avcıya der ki;
-Ey avcı! sen bunca zaman koyunlar sığırlar yedin, bunlarla doymadında benim bir kaç dirhemlik etimle mi doyacaksın?
Beni bırak sana karşılığında faydalı üç öğüt vereyim.Bu öğütlerden birini avucunda, ikincisini şu damın üzerinde, üçüncüsünü de şu ağacın başında söyleyeceğim.
Avcı peki der. SErçe ilk öğüdünü verir.


- KİM SÖYLERSE SÖYLESİN OLMAYACAK ŞEYE İNANMA!


Avcı ikinci öğüdünü dinlemek için serçeyi bırakır. Serçe ikinci öğüdünü söyler.


-GEÇMİŞ GİTMİŞ ŞEYLER İÇİN GAMLANMA. FIRSATI KAÇIRSAN BİLE İÇİNDE BULUNDUĞUN ZAMANIN KIYMETİNİ BİL, PİŞMANLIKLA VAKİT GEÇİRME.


Sonra ilave eder;
-Ey avcı benim karnımda on dirhemlik paha biçilmez bir inci vardı. Senide senden sonrakileride ihya ederdi. Avcı;
--Ah ne yaptım neden salıverdim diye dövünmeye başlayınca, serçe:
-Yahı ne bağırıp çağırıyorsun. Ben sana geçmiş gitmiş şeyler için gamlanma, olmayacak şeye kim ne derse desin inanma diye öüğüt vermemiş miydim? ben üç dirhem gelmem ki karnımda on dirhemlik inci bulunsun.
     Avcının aklı başına gelir. Kendisiyle alay eden zeki kuşa;
-Peki şu üçüncü öğüdünüde söyle git der.
Serçe duvardan atlar karşıda ki dala konar.Alaylı bir dille:
-Allah için iki öğüdümü tuttunda üçüncüsünü mü tutacaksın. Boşver vaktimi alma diyerek gökyüzüne kanat açar.



Senun rızan içun

Karadenizli bir köylü Ramazan ayında oruçlu olarak tarlasında çalışıyordu. Güneşin sıcağında iyice içi yandı dudakları.
Yanında ki çeşmenin başına geldi, Buz gibi su akıyordu.
Köylü maşrapayı doldurdu ve
-Allah'ım aha pu buz cibu su buradan akıyi, pu kulunda da bakayi, hiç kimsede görmeyi. Şimdi ben pu sudan içeyirum ama Allah'ım senin rızan içun içmeyeceğum. Aha bu eğiluğumu da unutmayasun da!
dedi ve orucuna devam etti.

NECİP FAZIL'DAN

Bir gün Necip Fazıl, bir üniversitede konferansa katılmış
Çıkıp herzamanki gibi Din ve Allah kavramı hakkında konuşmuş
Konuşması
bittikten sonra, onunla karşıt görüşlü olan bir Profesör, Necip Fazıl'a
'Siz önceden çıkıp farklı şeyler söylerdiniz, şimdi ise o sözlerinize
çelişen şeyler söylüyorsunuz Yazdığınız şiirler hala ezberimdedir bu ne
demek oluyor? '
Necip Fazıl'ın cevabı meleklere parmak ısırtacak
bir cevap olur 
                                                                                                                                                                      'Benim geçmişim bir çöplüktür ve çöplükleri sadece
köpekler kurcalar..
__________________

25 Ağustos 2010 Çarşamba

HERŞEYİYLE SEVMEK

Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. 



Derken bir rüzgâr çıkmış, kum tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde sevmeyi öğrenmişler. 



Bir gün biri diğerine 'sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir 
dilek dileyelim' demiş. 



İkisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere savruluyorlarmış.Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar. 



İkisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş. 
Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeyi öğrenmişler. Günler geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarındabulamayınca yüreklerinde derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeyi öğrenmişler. Kendilerine birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra birbirlerini hiç görmeden, mesafelere, engellere rağmen sevmeyi öğrenmişler. 




'Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize'demişler. İkisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeyi öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama sevgileri hiç geçmemiş.Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. 



Bir gün ikisi de birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük bir rüzgâr bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği anımsamışlar. 



Dilek şöyleymiş 'Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeyi öğrendiğimizde kavuştur. Öyle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin.' 



Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini sandıkları yılları aslında birbirlerinin yanı başlarında geçirmişler. Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler çünkü onlar sevmeyi her şeyiyle öğrenmeyi dilemişler. 
Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta... Her şeyiyle sevmeyi öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar..................... 


Alıntıdır.

SEVGİNİN BEDELİ

Küçük oğlu annesine geldi ve ona kağıdı uzattı. Annesi ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra kağıdı okumaya başladı;

Çimleri biçtiğim için 5 dolar

Odamı temizlediğim için 1 dolar

Alışverişe gittiğim için 50 sent

Küçük kardeşime baktığım için 25 sent

Çöpü attığım için 1 dolar

İyi bir karne getirdiğim için 5 dolar

Bahçeyi temizlediğim için 2 dolar

Toplam borç 14 dolar, 75 sent

Anne, umutla kendisine bakan oğlunun elinden kağıdı aldı ve kağıdın arka yüzüne şunları yazdı;

Seni 9 ay karnımda taşıdım BEDAVA

Hasta olduğunda başında bekledim, elimden geleni yaptım, senin için dua ettim BEDAVA

Yıllar boyu değişik nedenlerle senin için gözyaşı döktüm BEDAVA

Senin için geceler kaygı duyup, uykusuz kaldım BEDAVA

Oyuncaklarını topladım, yemeğini hazırladım giysilerini yıkadım, ütüledim

BEDAVA YAVRUM

ve bunların hepsini topladığın zaman gerçek sevginin bedelinin olmadığını görürsün, bedavadır çünkü...

Oğul annenin yazdıklarını okuyunca gözleri doldu.

Annesine baktı, "Anneciğim seni seviyorum" dedi ve kalemi alarak bu kağıda

"HEPSİ ÖDENMİŞTİR" yazdı

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Paylaşılamayan bisiklet

Bir üniversitede gerçek bir olay hikayesi;

Kızın biri yeni aldığı bisikletiyle okula geliyor ve okulun bahçesindeki bisiklet parkına henüz kilit almadığı için öylece bırakıyor...

Derslerin bitiminde eve gitmek için bisikletinin yanına gelince bisikletinin yerinde olmadığı görüyor ve çok sinirleniyor..

Ertesi sabah okula geldiğinde bisikletini üzerinde bir notla bir gün önce bıraktığı yerde buluyor ..

Üzerindeki notta 'Çok özür dilerim ama bisikletine gerçekten ihtiyacım vardı.Aldıktan iki saat sonra geri getirdim ama sanırım çıkışına yetişemedim,çok üzgünüm,anlayışın içinde teşekkürler'

Kız bu olay üzerine doğruca bir bisikletçiye gidiyor ve beş tane kilit alarak okula dönüyor..

Bisikletini iyice kilitleyip beş farklı anahtarla derse giriyor ve olayı arkadaşlarına anlatıyor ..

Ders bitiminde beş kilt taktığını anlattığı arkadaşlarıyla beraber bisikletini almaya gittiğinde şok oluyor..

Bisikletinin üzerinde on tane kilit ve birde not var..

'Eğer ben acil olduğu zaman kullanamayacaksam sen hiç kullanamayacaksın (((:

"Seni seviyorum" diyebilmek.. .

15 yıl kadar önceydi. Tommy'yi ilk o gün görmüştüm. 'İnancın Tarihi' dersimin öğrencilerinden biriydi. Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oldu. Tanrı'ya kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana, imalı imalı "Günün birinde Tanrı'yı bulacağıma inanıyor musun, hocam?" dedi... 
"Hayır" dedim, yumuşakça.
"Yaa..." dedi. "Oysa senin bu derste Tanrı'yı pazarladığını sanıyordum hocam..." 
Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım: 
"Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak, bir gün, eminim." 

Tommy omzunu silkip yürüdü. Mezuniyetten sonra izini kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana. Ölümcül kansere yakalanmıştı. Odama girdiğinde zayıflamış, çökmüştü. Kemoterapi, o uzun saçlarını dökmüştü. Ama gözleri hâlâ pırıl pırıldı. 
"Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi. 
"Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim.
"Tabii," dedi... "Ne öğrenmek istiyorsun?" 
"Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?" 
"Daha kötüsü olabilirdi. 50 yaşında olmak, kafayı çekmek, kadınları becermek ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak sanmak gibi..." 

Sonra niye geldiğini anlattı: "Okulun son günü sana Tanrı'yı bulup bulamayacağımı sormuş, 'Hayır' yanıtı alınca şaşırmıştım. Sonra 'Ama o seni bulur' dedin... İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu olduğunu söyleyince, Tanrı'yı aramayı ciddiye aldım birden. Habis ur diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca sabahlara kadar dualar etmeye başladım. Hiçbir şey olmadı... Bir sabah uyandığımda, ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim, aniden. Ömrümün geri kalan vaktini, Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm.. 'En büyük mutsuzluk sevgisiz bir hayat sürmektir. Bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine 'Seni seviyorum' diyemeden gitmektir' demiştin. Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım işte... En zorundan başladım. Babamdan..." 

Oğlu yanına geldiğinde babası gazete okuyormuş. 
"Baba seninle konuşmam lazım" demiş, Tommy.
"Peki konuş oğlum." 
"Yani çok önemli bir şey..." 
Babası gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı: "Neymiş o bakalım?" 
"Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim..." 

Tommy gülümsedi, arkasını anlatırken.. Babasının elinden yere düşmüş gazete. Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış: Tommy'ye sarılmış ve ağlamış. 

Sabaha kadar konuşmuşlar. Babası ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde.

"Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam etti Tommy. "Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar... Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece. Ölümün gölgesi üzerime düşünce kalbimi açıyordum, bana aslında çok daha yakın olması gereken insanlara." 
"Tommy" dedim, "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa... Sen Tanrı'yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz. Ama hayatını sevgiye açarsan o gelir seni bulur... Bunu anlatıyorsun farkında mısın?" Devam ettim: "Tommy bana bir iyilik yapar mısın? Bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?" 

Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün. Ölümle hayatı sona ermemişti tabii. Şekil değiştirmişti. Büyük bir adım atmıştı sadece... İnanmaktan, görmeye geçmişti. 

Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk. "Söz verdiğim derse gelemeyeceğim. Çok halsiz ve bitkinim hocam," demişti. 
"Anlıyorum Tommy!" 
"Benim yerime onlara sen anlatır mısın hocam? Sen anlatır mısın? Herkese, bütün dünyaya benim için anlatır mısın?" 
"Anlatırım Tommy" dedim... "Anlatırım, merak etme..!" 

İnsanlara "Seni seviyorum" demek için, ölümü beklemenize gerek yok. Şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz. Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin. Hem... Şimdi başlamazsanız, belki de söyleme şansınız hiç olmayabilir...