4 Mart 2011 Cuma

20 Şubat 2011 Pazar

Dünyanın yedi harikası

Öğretmen çocuklara Dünya’nın Yedi Harikası’nı yazmalarını ister. Gelen cevaplar;



1) Artemis Tapınağı


2) İskenderiye Feneri


3) Helyos Heykeli


4) Babil’in Asma Bahçeleri


5) Mausoleum


6) Zeus Heykeli


7) Piramitler






Kız öğrencilerden birisi kâğıdını vermekte tereddüt eder. Öğretmenine; “Bence Dünya’nın 7 harikası bunlar değil” der. Öğrenciler kıza gülerler.


Öğretmen son derece anlayışlı bir şekilde;


"Peki, söyle bakalım senin listende neler var?"


Kız öğrenci önce duraksar sonra okumaya başlar.


“Bence Dünya’nın yedi harikası;


1) Görmek


2) Duymak


3) Dokunmak


4) Tatmak


5) Hissetmek


6) Gülmek


7) Ve Sevmek”






Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik oldu.


Basit, sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve gözden kaçırdığımız şeyler gerçekte ne kadar da mükemmeldirler.






^ALINTI^

16 Şubat 2011 Çarşamba

?

Hayatta yaşadıklarım, kendi kararlarımın sonucu mu, takdiri ilahi mi? Çözemiyorum.

13 Şubat 2011 Pazar

14 ŞUBAT SEVGİLİMİN GÜNÜYDÜ

27/2/2009

Onu her şeyden çok seven tüm kalplerden


Ona bir armağandır bu yazı.


HER YIL şubat ayında bir gün kutlanır. Herkesin bildiği bir gün. Ama bir şey eksiktir bu kutlamalarda farkındaysanız eğer. Bu gün, doğru yerden bakıldığında kalbimde hep hüzün bırakıyor. Çünkü bu gün bana en büyük Sevgiliyi hatırlatıyor.



O ki, adı en başta anılması gereken sevgililerin Sevgilisi, kâinatın baş tacı, Allah’ın Habibidir, Odur işte… Kalbim inciniyor, ruhuma dokunuyor, Onun adı anılmıyor bu günde. Kâinat Onun için yaratıldığı halde, sevdiğimiz her şey Onun için var edildiği halde, Ondan bahis yok. Kalbimizdeki sevginin kaynağı, sevmeye değer bulduğumuz ne varsa her şey Onun için yaratıldı. Sahte sevgilerin peşinde koşa koşa bugünün de gerçek değerini unutmuşuz. Ey Sevgili! Sevgili, Peygamberim! Senin bizim için göze aldığın fedakârlıkları bilebilseydi insanlar, bu kadar ilgisiz kalabilirler miydi Sana? Baş tacı ederlerdi adını, sonra da, Senin adına severlerdi sevmesi gerekenleri. Ama Sen hep önce, hep en başta olmak kaydıyla.


Bir gün şöyle demişti çok ama çok sevdiğim biri; “Beş vakit ezanlarda, dualarda unutmayalım birbirimizi.” Ben de, “Ezanlarda adı geçen sevgili Resul, ne kadar da az hatırlanıyor” demiştim.


Meleklerin indirdiği o bembeyaz her bir kar tanesi için, nazlı nazlı savrulan o beyaz kelebekler için, kış gecelerinin beyaz gök çiçeklerinin her bir tanesi için Sana salatu selam olsun ya Resulallah. Ey bulutlardan yağmur, kar, dolu yağdıran Rabbim, gökyüzünden yeryüzüne indirdiğin her rahmet damlacığı için Sevgilimize salatu selam olsun. Şimdi dalların uçlarındaki tomurcuklarla selamlıyorum Seni ya Resulallah. Çiçeğe durmuş ağaçlar adedince Sana salatu selam olsun. Gün Senin, güneş Senin. Zaman Seni eskitemedi. Sen bizim için hep yenisin.

 
Varsın diller Seni anmasın, konuşmasın. Ben gibi günahkâr bir dile, bu günahkâr kalbe mi, kalplere mi kaldı Seni anmak ya Resulallah? Ben kimim ki? Bir hiçim. Sen gibi bir hepi nasıl anlatabilir. Ama Rabbim dilerse, bu dile adını anmayı nasip ederse, bülbül olup şakırım, aşkını sevgini kâinata haykırırım ya Resulallah. Seni anmayan tüm diller ve kâinatın tüm zerreleri adına da Sana salatu selam olsun diyorum.


Hani insanlar, bir şey kutlamak için ant içer gibi ellerini uzatırlar üstü üste koyarlar ya, elimi uzatıyorum, elimin üzerindeki bu yazıyı okuyanların elleri ve ardındaki kalpleri ile beraber.


Bu can dostlarla Sana biatımızı tazeliyoruz, bağlılık yemini ediyoruz. Ya Resulallah, dünyamıza kattığın unutulmaz güzellikler için, yaratılmış ne varsa değerini bildirdiğin her varlık için Sana sonsuz teşekkürler borçluyuz. Karanlık dünyamız getirdiğin o yüce kitabın, sönmeyen mucizenin nuru ile aydınlandı. Onun içindeki her ayete, her söze iman ediyoruz. Emirlerini tutacağımıza söz veriyoruz. Ayağımız, dilimiz sürçse de bizden emin ol, sözümüzden dönmeyeceğiz. Seni kabrinde rahatsız edecek her davranışımız için Rabbimizden özür dileyeceğiz. Pişmanlıklarımız tövbelerimiz olacak. Allah’ım tövbelerimizi kabul et. Ahdimizi, vefamızı en coşkulu bir dille bizden kabul et.


Getirdiğin o yüce mesajı, o nurun aydınlığını bütün karanlıklara taşıyacağız. Apaydınlık olsun istiyoruz yeryüzü. Canlı güneşimiz, biricik sevgilimiz doğ. Şu karanlık dünyamızın üzerine ilk günkü gibi bir daha doğ ne olur. Ne olur üşütme ruhumuzu.


Allah’ım bugün ömrümün en yüce bir dileğini kabul et, bu duamı lütfen kabul buyur. Sevgilin adına yüreğime bir ferahlık nasip et. Dudaklarım onun adını anacak kadar temiz değil biliyorum ama Senden bir fırsat dileniyorum nasip et. Ne olur. Rahmetinden ne eksik olur.


Allah’ım, Senden ve habibinden uzak sevgilerden kalbim yorgun, aklım durgun. Ey benim hayat güneşim, ümidim, şevkim, tek Sevgilim. Doğ bugün de gönlüme ne olur. Doğ benim ömrüme, doğ da güneş gibi aşkımı tazele. Sensiz elem bana yar, aşkımı tazele gel ne olur.


Dün bir kar tanesi ile, bugün daldaki bir tomurcuk ile Sana salatu selam gönderdim ulaştı mı ya Resulallah? Adını andığım anda dahi yüreğimin rahatlamasından anlıyorum ki, Sana ulaşıyor selamım. Gündüz güneşlerle kuşlarla, geceleri aylarla yıldızlarla, şimdi bereketli yağmur taneleri ile gönderiyorum selamlarımı, kabul eder misin ya Resulallah?


Bir Senin kapın açık, hep senin... Ey Sevgili. Tek tesellimiz Sensin.

 
“Başınıza bir acı, bir musibet geldiği zaman benim sizin aranızda olmayışımı hatırlayınız. Bu o musibet ve acınızdan daha büyüktür” demiştin sahabelerine. Şimdi tam o durumdayım işte.



Zaman Seni unutturamadı, zaman Seni eskitemedi. Sen benim için o kadar yenisin. Adını andığımda yeniden doğuyorum. Her şeyin eskidiği bu dünyada bir tek Senin sevgin yeni. Ey ölümsüz yeni. Sana döndüğümde kapını hep açık buluyorum. Nefsim ve şeytanım bu kapıyı kim bilir her gün kaç defa kapalı gösteriyor bana. Oysaki rahmeti gazabını geçmiş olan Rabbim, rahmetinin yeryüzündeki tek temsilcisi olan Sen, hiçbir engel koyar mıydın önümüze, rahmetinden uzak tutar mıydın bizi.


İnsanız işte, öyle zannediyoruz, aldanıyoruz. Başım dönüyor, günahların ağırlığından sersemleşiyorum. Rahmetinden uzaklaştım mı diye her yanım titriyor. Ne olur tut bu çaresizin elinden, ne olur bırakma şeytanın tuzaklarına. Ben gibi çaresizleri çek çıkar bu kuyulardan. Uzun müddet yanlışlarda yürümemize bile tahammülün yoktu Senin. Bizim için atardı kalbin miraçta bile. Kâinat Senin için yaratılmıştı ama, Sen zaten bir kâinattın ya Resulallah. Yaşarken bile üzülürdün bizim için, ümmetin için. Ne büyük bir şefkattir bu bizim için.


“Sizin her hâliniz bana arz edilir. Üzüntülü iseniz üzülürüm, seviniyorsanız sevinirim.” demiştin. İnan ki ya Resulallah, bu sözü duyduğum günden beri hayatımın rengi değişti, Seni yenibaştan tanıdım bu sözünle. Şefkat ve rahmetinin kolları ne kadar da genişmiş.


Bir bebeğinki kadar çelimsiz ayaklarımız tazecik, hemencecik kırılıyor düşüyoruz. Düşe kalka gidiyoruz işte. Ama sürüne sürüne, düşe kalka bir gün yürümeyi öğreneceğiz. Ve annesinin kucağına atılan yavru bir bebecik gibi koşacağız rahmetinin kucağına Senin. Tut bizi ya Resulallah! sen bırakırsan kimse tutamaz çünkü...


Ferzandane şefkatinin hürmetine, Hz Fatıma’ya, Hz Hüseyin’e, Hz Hasan’a açtığın gibi aç o baba kucağını, bizleri de bağrına bas ya Resullallah. Ümmetinden olma şerefine eren tüm insanları mahşerde kucaklayacağın gibi dünya yollarında da sar sarmala bizi ne olur.


Bugünün tarihine sanki bir kayıt düştü göklerden:


“Benim Resulüm için kim bugün bir salatu selam getirmişse geçmiş tüm günahlarını affediyorum onun.”


Sana salatu selam getirirken ya Resulallah, kalbimiz kâinat kadar büyüyor. Bu küçücük kalbim bir aynanın güneşi içine alması gibi Sana ait olan sevgimi içinde tutuyor.


Sevgin güneş olsun, içimizde dursun. Hayatım ve ömrüm adını andıkça bereketleniyor. Ruhlarımız adını anmakla diriliyor. Kışın ortasında bahar, adını anmakla geliyor ya Resulallah. Kışımı bahara çevirdin. Sonsuz salatu selam olsun Sana.


Bir gün:

“Bana salavat getiren hiç bir Müslüman yoktur ki salatu selam getirdiği müddetçe melekler de ona dua etmesin” demiştin. Sadece bir günde değil tüm dünya günlerinde Seni böyle anmak istiyoruz. Ve Rabbimize yalvarıyoruz:


Allah’ım, Habibin hürmetine bizleri bağışla, kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emaneti alma zamanına kadar bizi emanetine emin akıl, bize ihsan ettiğin maddi manevi rızkımıza bereket ihsan eyle.

...
Selim Gündüzalp





11 Şubat 2011 Cuma

Kedi Güzellemesi

Nerede, ne zaman karşınıza çıkacaklarını asla tahmin edemezsiniz Bazen gecenin karanlığında ansızın parlayan bir çift göz, bazen alçak bahçe duvarlarından aşağı birden bire atlayan bir karartı olarak geçer gider yanınızdan, dönüp yüzünüze bile bakmadan. Bazen öyle sessiz gelir ki yakınınıza, onu karşınızda gördüğünüzde ürperir salâvat getirmek zorunda hissedersiniz kendinizi. Kimi zaman kırk yıllık tanıdık gibi ayaklarınıza dolaşır, masum gözlerle gözlerinizin içine bakar. Kimi zaman ardından seslenseniz de umursamaz, salınarak yürür gider, duymazdan gelir sizi.







Hiç görmedim, tanımadım, bilmem, diyemezsiniz. Hani birlikte geçirdiğiniz vakit, paylaştığınız mekân yoksa bile ya komşunun balkonunda ya bir ağacın tepesinde kendisini kurtaracak itfaiyeciyi beklerken, kısa bir süre bile olsa anlamlı bakışlarla göz göze gelmişliğiniz vardır. Yahut bir hafta sonu gezisinde çocuğunuzdan aldığı cesaretle kim bilir kaç metre peşinizde yürümüştür pürtelâş…






Hepsinin de renkleri, türleri başka başka; ama hep aynı pencereden aynı masum gözlerle bakarlar hayata. Kendilerinin pek umurunda olmasa da kiminin adı boncuk, sarman, maviş, pamuktur, kiminin adı mestan, duman…






Anlamak zordur kedileri…






. . .






Kimse sevmedi onları benim kadar. (Sedat Umran)






Hangi mecliste, nasıl bir muhabbetin ortasında olursa olsun kedi lafzı ağızlardan çıktığında mutlaka herkesin söyleyecek üç beş kelamı vardır mevzuya dair. Zira hemen hepimizin mazisinde, kendine has usulüyle hayatımıza sızmış ve bir zaman sonra ardında küçük hikâyeler bırakarak kaybolup gitmiş bir kedinin pati izleri mutlaka vardır.






Elbette cümle mahlukatın kendince bir güzelliği, sevecenliği vardır ancak ne köpek sevgisine benzer kedi sevgisi ne de kuş, balık, tavşan sevgisine. Köpek, kuş, tavşan, balık sevmeyen bir çocuk olabilir; lakin kedileri, hele de küçük yavru kedileri sevmeyen çocuk yok gibidir yeryüzünde.






Kediler bunun farkındadırlar ve yaratılıştan mayalarına katılan bir beceriyle en haşin, en cevval çocuğun bile olmadık hareketlerle kalbini yumuşatıp yüreğini yufkalaştırmayı bilirler. Sürekli yukarı doğru uzattıkları küçük pembe burunlarıyla, hep yalvarır gibi bakan uykulu gözleriyle, pelüş bir oyuncağı andıran parlak yumuşacık tüyleriyle, içlerinde sanki sürekli küçücük bir motor çalışıyormuş edası veren mırıltılarıyla gelir ve açık buldukları her kalbin en sıcak köşesine kıvrılıverirler.






. . .






Köyde, yaylada, şehirde hep insanların yakınında, yanında bulunmak en büyük endişesidir kedilerin. Nankörlüklerine dair koparılan onca şamataya, haklarında çıkarılan onca olumsuz deyime rağmen bu iftiralara, dedikodulara küsüp insanlardan uzaklarda bir yerlerde yaşamayı düşünmezler asla. Hatta ne sebeple olursa olsun, sahiplerinden, evlerinden ayrı düştüklerinde, rivayete göre yıldızlara bakarak fersah fersah uzakta olsalar bile günler haftalar sonra yeniden bulurlar evlerini, sahiplerini.






Kediler duymazdan gelseler de arkalarından söylenen sözleri, bazı insanlar sırf bu söylentiler yüzünden rahatsız, tedirgin olur kedilerin varlığından.






Neyse ki çoğunluk, bolluktan bereketten bir işaret sayar kedilerin varlığını, huzur ve güven duyar onların bulunduğu ortamlarda.






. . .






Kedi; yalnızların ve suskunların dostudur en fazla ve belki de bu yüzden şairlerin, yazarların, alimlerin yanında, evinde olmazsa olmazlardandır. Kitap raflarının aralarında, çalışma masalarının kenarında kendilerine bir yer bulup, dinler, okur ve anlar gibi izler sahibini. Bu dostluğun verdiği ayrıcalıkla, şiirlere, hikâyelere, romanlara kolayca sızar ve sayfalar arasında nazla, gururla usul usul dolaşırlar. Onlarca edebiyatçının, sanatçının kucaklarında kedileriyle çekilmiş fotoğrafları, kedilerin kendilerine sahip seçmekte ve onları etkilemekte ne kadar mahir olduklarının da bir belgesidir aslında.






Tıpkı bebekler, çiçekler gibi kedilerin de resimleri elden ele gezer kartpostal olur, çerçevelenip duvarlara asılır. Zaten kedi; biraz hareket eden salon bitkisi ve biraz da miyavlayan çiçektir.






İnsanlar değişir, şehirler değişir, hayatlar değişir fakat kediler her çağa, her mekâna ayak uydurmayı başarırlar. Bir yer sofrasında sininin altında da karnını doyurmayı becerir, büyük şehirlerin çöp kutularının içinde de… Marketlerden alınan mamalarla besleniyorken de ansızın bir sineğin peşine takılıp saatlerce oyalanır, dağ başında bir çiftçi


kulübesinde yaşıyorken de...






. . .






Benim küçük bir kedim vardı


Ahmak bir ayak ezdi


(Asaf Halet)






Kâh küçük ve sevimli bir dost, kâh mağrur bakışlı bir kahraman, kâh lüzumsuz işlerle etrafındakileri eğlendiren canlı bir oyuncak, kâh ettiği kabahatin farkında bir ağır suçlu… Evcil hayvandan öte evin bir ferdidir kedi. Yiyecekten içecekten onun da nasibi ayrılır. Evin en sıcak ve sakin köşesi tartışmasız hep ona aittir. Evden uzaklaşsa gitse yokluğu hissedilir, yeri boş kalır ki öleceğini hissettiği vakit sırf sahibine o hüznü tattırmamak için yaşadığı yerden uzaklaşıp ıssız mekânlarda öldüğü rivayet edilir.






Mutluluklarını, sevgilerini, hüzünlerini hülasa hiçbir hissini gizlemeyi beceremez kediler, insanlar her vakit dillerinden anlamasalar da.






Kesilmiş kulağına, koparılmış kuyruğuna, çıkarılmış gözüne rağmen, her sabah başka bir hemcisinin cesedini asfalt yollarda gördüğü halde bizden umudunu kesmeyen, kendisine uzatılan her elde dostluk arayan belki de tek mahlûktur kedi.






Birbirlerinden pek hoşlanmasalar da tıpkı serçeler gibi kediler de süsüdür şehirlerin.






Ne kadar dünya telaşıyla kaçmaya çalışsanız da onlardan, yaşadıkça birikir kedileri sevmek için bahaneleriniz.






Olmadık yerlerde hafif, sevecen mırıltılarla yanınıza gelir, ayaklarınıza sürünür, peşinize takılır yahut ağlar gibi bir sesle pencerenizin önünde, kapınızın eşiğinde sizi bekler günlerce. Kovarsınız gitmez, süt verirsiniz içmez. Her dilden anlayan Süleyman olmadığınızı bile bile yüzünüze, gözlerinizin içine bakar daima. Gözlerinden bellidir konuşmak arzusu. Hüzünlü ve naif kıssalar getirmiştir size uzak iklimlerden eski çağlardan.






Kalbinizin kapısını aralayıp da bir kez dinlemeye başladıysanız bir kediyi; ömür boyu anlatır size Nuh’un gemisini, Ebu Hureyre’yi, sırtındaki mührü, Hz. Muhammed s.a.v.’in evindeki uykusunu.